Tek Bir Medeniyet Dairesine..

Gerek zaman- ı risâlette, gerekse Hulefây-i râşidîn zama­nında ve gerekse ondan sonraki devirlerde Islâmiyetin nasıl ve hangi istikametlerde genişlediğini gördük, islâm medeniyeti dairesine girenlerin bu yeni nizama ne şekilde ve ne suretle intibak ettiklerini de mütalâa ettik. Müslümanlık Möte ve Tebük'den sonra Roma hudutlarına dayanmış bulunuyordu. On­dan sonra halkı hıristiyan, putperest ve Zerdüştî ve yahudi olan memleketlerle Romalıların elinde bulunan Mısır ve Şam ele geçirilmişti. Şam bir Roma eyaleti olup onun harsını benimse­miş ve hıristiyan dininde idi. İçinde Suriyeliler, Ermeniler, Ya­hudiler ve bir miktar da Romalılar yerleşmişti. Mısırda ise; Mısırlılar, Yahudiler ve Romalılar vardı. Şimalî Afrika; İslâm kanun ve nizamlarının, ahlâk ve faziletin bu dinde aldığı mev­kii görerek gönül rızası ve kolaylıkla müslüman olmuştu. Ora­da Berberîler sakin olup Romalıların idaresinde idi.

D ört Halifeden sonra Ümmiye oğulları Sind'i, Harzemi ve Semerkandı ele geçirdiler, bunlar da İslâm camiasına katıldı. Endülüs yani İspanya İslâm devleti ülkelerinden oldu. Bunla­rın nüfusları çok, içtimaî hayatları, dinleri, dilleri, âdetleri ve an'aneleri ile kanunları ve kültürleri başka olduğu gibi düşün­ce tarzları ve tabiatleriyle karakterleri de başka idi. Bu sebeple bunların İslâm potasında eritilerek bir kalıba dökülmesi zor ve yorucu bir işti. Orada ancak müslüman kanun ve umdele­rinin üstünlüğü sayesinde bir muvaffakiyet elde edilmiştir. Bu; İslâm devletinden başkaları için imkânı olmayan bir mese­le idi. Bunlar kendilerini İslâm bayrağının gölgesi altında rnes'ut ve müreffeh gördükleri için bu imkân hasıl olmuştur ki bunda dört mühim âmilin yardımı zikredilebilir :

1 � İslâmın emirleri ve nehiyleri,

2 � Daire-i İslama dahil olanların içtimaî hayatta ay­nı haklar ve imtiyazlara sahip olmaları

3 � Ele geçirilen memleketler halkının topyekûn müslü­man olmaları

4 � Yeni müslüman olanlar İçin meydâna gelen ve kendilerini iptidailikten, ileriye götüren inkılâp.

M üslümanlar her girdikleri yerde halka doğru yolları gös­termek ve ahlâk telâkkileri yapmak suretiyle üstünlüklerini göstermişlerdir. Adalet islâmın temelidir. Bu temel sağlam ol­duğu ve bu umdeye riayet edildiği müddetçe müslümanlar her girdikleri yerde hüsnü kabule mazhar olmuşlar ve bu sayede uzun müddet oralarda payidar olmuşlardır. Islâmda tab'aya muamele; herkesin mensup olduğu dine göre değil, insan hak­ları ve adalet mefhumuna göredir. Nitekim Cenabı Hak Maide sûresinde şöyle buyurmaktadır:

«Bir cemaati sevmemekliğiniz, onlar hakkında adaleti terk etmenize sebep olmamalı. Adalet ediniz ki, bu sizi Allahtan korkmağa daha yakın tutar. Allah yaptıklarınızı bilir.»

İslâm adaleti karşısında, insanlar aynı hakka malik ve bir­birlerine müsavidir. Hiç kimse için imtiyaz yoktur. Valiler ve hükümet adamları halka adalet ve müsavat dahilinde muame­le ederler. Hakimler ancak kanun ve adaletle hükümlerini ve­rirler. Başka dinden olması, zengin ve fakir olması adaletin bu prensibi üzerinde zerre kadar tesir yapamaz.

Yeni memleketler ele ge çiren müslümanların halkın ara sıra karışmaları, o memleket halkının kitle halinde müslüman olmalarına sebep olmuştur. Öyle ki müslümanlar yeni girdik­leri memleketin yerlilerine islâm dinini öğretmek ve islâm kültüriyle zihinleri beslemeğe çalışmışlar ve yerli halkla komşu­luk ederek onlarla birlikte yaşamışlar ve içtimaî hayatın bütün icaplarını beraber paylaşarak halkı kendilerine ısındırmışlardır. İşgal edilen memleketlerin halkına başka nazarla bakmayıp cümlesini bir devletin tab'ası saydıklarından halk kendile­rine muhabbet beslemeğe ve müslümanlığın prensiplerini sev­meğe başlamışlardır. Halk gerek müslüman hükümet adamla­rında, gerekse hâkimlerinde yüksek evsaf gördüğünden millet­ler birbirleriyle kolaylıkla kaynaşmışlar ve yekpareleşmişlerdir. Böylece işgal edilen memleketlerin ahalisi topyekûn müs­lüman olduklarından fâtihlerle kaynaşarak müttehit bir millet haline gelmişlerdir. M üslümanların temas ettikleri milletlerin fikrî ve aklî se­viyelerini yukselderek onlarda tam bir iman ve inanç husule getirmeleri esasına çok ehemmiyet verilmiştir. Bu inanç dü­şünce ve tefekkür temeli üzerine kurulmuş olup fertlerin kıy­metleri bununla ölçülürdü, insanların his ve vicdanlarında yer­leşen müslümanlık imanı; putperestlikten, ateşpereslikten kendilerini uzaklaştırır. İslâmlık insanları, Allahın üç olmadı­ğına, tek, şeriksiz ve nazîrsiz olduğuna inandırır ve fertleri tek­mil batıl ve mantıksız inançlardan sıyırarak tek Allaha kulluk etmeğe davet eder. Ahiret hayatına ve ebediyet âlemine inan­mak da müslümanlığm iman prensiplerindendir, insanlar. Re­sul Ekrem'in hadisi şeriflerinden ve Kur'anı Hakimin sarih âyetlerinden bu hakikatleri öğrenerek daha mes'ut ve sonsuz bir hayatın vadettiği nihayetsiz huzur içinde yaşarlar.

İşte böylece müslümanlık; bunu kendisine din edinen ve ona samimiyetle sarılan milletlerin görüş ve hayatlarında bü­yük ve mes'ut neticeler doğurup o milletleri maddî ve manevî bir şekilde yükseltmiştir.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul><img> <ol> <li> <dl> <dt> <img> <b> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Son yorumlar